5.11.13

Türcülük ve Acıcılık



Her iki terim de profesör Richard Ryder tarafından bulunmuştur. Türcülüğün eleştirisi insanmerkezciliğin yapısını ters yüz etmek amacı taşır. Bu terim -türcülük- 1970’li yıllarda Ryder henüz Oxford grubun bir üyesiyken kullanılmıştı. Grup, hayvanların laboratuarlarda kullanılmasını protesto ediyordu. Türcülük (ya da tür hiyerarşisi), tür ayrımına dayanarak ayrımcılıkta bulunmayı ifade eder ve bu anlamda insanın daha yüksek değere sahip bir tür olarak diğer türlerden üstün olduğu iddiasını taşır. Ryder burada şu karşı argüman geliştirir:” Türcülük aynen ırkçılık ya da cinsiyet ayrımcılığı gibi ahlâken bağlayıcı olmayan fiziksel farklılıklara dayanıyor. Darwin’den sonra biz insan hayvanlarının diğer hayvanlarla evrim aracılığıyla akraba olduğunu biliyoruz; o halde nasıl olur da diğer bütün türlerin bizim tarafımızdan baskı altına alınıp ezilmesini haklı görebiliriz?”


Türcülük “güçlü olan haklıdır” sözünü meşrulaştırdığı için, türcülüğün dallanıp budaklanmasını kavramak büyük önem taşıyor; zira insanlar memeli ve primat türüne ait olsa da hayvanların maruz bırakıldığı baskılar kendini bir çok biçimde ortaya koyuyor. Karşı-türcülük diğer canlıları marjinalize eden insan merkezli davranışı reddeder. Türcülüğe karşı ortaya konan bütün argümanları özetleyen bir sözü biyolog Bernd Heinrich şöyle ifade eder: “ zekâyı neye göre ölçtüğümüzü ortaya koyana kadar bir türün diğerinden daha zekî olduğun iddia edemeyiz çünkü her hayvan kendi duyusal girdileri ve bu girdileri çözümleyen mekanizmları ile farklı bir dünyada yaşıyor”. Yani tür farklılığının konuyla bir ilgisi yok. Ahlâken bağlayıcı olan, bütün his ve duygu sahibi canlıların temel fiziksel/psikolojik/mental yapıları paylaşıyor olması.

Tarihsel olarak, hümanizm (insan merkezli dünya görüşü) eski Yunanlılardan itibaren metafizik sistemi yönlendirdi. En önemli kıta düşünürlerinden Martin Heidegger savaş sonrası yazılarında hümanizme sırtını döndü. Bu yazılarında Heidegger yaşayan canlıların bir kaynak ya da rezerv olarak görüldüğünün altını çizer. Hayvanlar mekanize tarım üretimine tabidirler. İnsanın doğa ve diğer canlılar üzerindeki hakimiyeti konusunda Heidegger “ İnsan canlıların efendisi değildir. Oluşun çobanıdır” der. Heidegger için “gelassenheit” sözcüğü “insan varlıkları rahat bırakmalı” anlamına gelir.

Richard Ryder ardından “acıcılık” terimini ileri sürdü, bu da önemli bir kavram. Acıcılık, hayvanların sadece reflekslere göre yaşadığı, bilinç ve his sahibi olmadığı ve sırf bu yüzden acı hissetmediği nosyonuna karşı çıkar; hayvanların acı çekmediği iddiası bilim tarafından çürütülmüştür. En son bilimsel veriler balık, yengeç ve ıstakozların acı hissedebildiğini, yani his ve duygu sahibi canlılar olduğunu kanıtladı. Ryder acıyı şöyle tanımlıyor:”her türden ızdırap hissi ya da negatif bir deneyim, buna korku, stres ve sıkıntı ayrıca her türden bedensel acı da dahil. Adaletsizlik, eşitsizlik ve özgürlüğü kaybetmek doğal olarak acıya sebep olur. Acıcılığın önemli özelliklerinden birisi bireye odaklanmamız gerektiğidir; acı ve ızdırap yaşayan tür ya da ulus veya ırk değil, bireydir”.

Acıcılık bütün his ve duygu sahibi canlılara yönelik bir ahlâk kuramı için gerekli bir temel. İnsan olsun olmasın acı hissedebilen tek tek bütün birey canlıların ahlâki bir konumu olmalı. Her hayvan kendi acısını tecrübe eder; tavşanın, kuşun, fare ya da bir maymunun acısı tür farkına göre karşılaştırılmamalı, çünkü acı acıdır. Ryder’ın teorisinin ana noktası budur; çünkü “ bütün hayvan türleri acı ve stres yaşayabilir. Hayvanlar bizim gibi çığlık atar, acıyla kıvranır; onların sinir sistemleri bizimkine benzer, kendimizdeki acı deneyimiyle bağlantılı olduğunu bildiğimiz aynı biyokimyasalları içerir.” Bir ıstakoz canlı canlı kaynar suya atıldığı ve vücudu şiddetli sarsıntılarla sarsıldığında hayvanın büyük bir ızdırap içerisinde olduğunu biliriz. Bunu kendimiz de hayvan olduğumuz için bu kadar kolay bir şekilde biliriz.

Marks’tan sonra toplumsal değişim konusunda belki de en etkili düşünür olan Princeton profesörü Peter Singer acıcılık üzerine benzer bir görüş koyuyor ortaya. Singer insanlar dahil bütün hayvanların his ve duygu sahibi canlılar olduğunu; aynı menfaatleri, doygun bir yaşam sürme, acı çekme korkusundan ve ızdırap yaşamaktan uzakta yaşama arzusunu paylaştığını düşünüyordu; hayvanların çektiği acının “ insanların hissettiği acı ya da zevkten daha az önemli olduğunu“ öne sürmenin haksızlık olduğunu öne sürüyordu. Son zamanlarda yapılan çalışmalar insanların araşırmalarda hayvan modelleri yerine alternatifleri başvurma yönünde fikir belirttiğini koyuyor ortaya.

Ryder’ın acıcılık teorisine bir başka perspektif daha eklenebilir, bu da Fransız olgucu düşünür Maurice Merleau-Ponty tarafından ileri sürülen “vücut”un karnal felsefesidir. Aklın merkez olduğu insan vücudunun tersine hayvan vücudunun bir otomat olduğunu söyleyen Kartezyen düşünceye karşı Merleau-Ponty vücudun aslında aklın yuvası olduğunu söyler; ancak vücut aracılığıyla, duyusal/bilinçli merkez sayesinde insan etrafındaki dünyaya dahil olur, katılır. Merleau-Ponty’nin temelde bir insan inşası olarak işaret edilse de doğalcı vücut nosyonu bir yandan da bütün canlıların ortak paydası olan his ve duygu sahibi olma özelliğinin altını çizer. Bunu bir bağlama koymak gerekirse şöyle söyleyebiliriz: her vücut önemlidir. Her yaşayan canlının özerkliği tür evrimi için gerekli bir koşuldur. Her bir hayvan hayatta kalmayı garanti etmek için gereken kendi zekâsını özgür bir biçimde geliştirebilmelidir. Hayvanlar bir nesneye, bir mülke indirgenemezler; bu, Doğa yasasının ihlâl edilmesi anlamına gelir. Hayvan hakları; hayvan özgürlüğü ve hayvan bağımsızlığını restore etmeyi bir hedef olarak belirler.

Hiç yorum yok: